3 Ağustos 2010 Salı

Bir Yaz Gecesi Kabusu

Bu sabah uyandığımda ilk fark ettiğim şey gece boyunca uymuş ve sıcaktan hiç etkilenmemiş olmamdı. Bu durum beni keyiflendirdi. Gerinirken duyduğum mekanik ses biraz tuhaftı. Kollarımı her hareket ettirişimde aynı mekanik sesi duyuyordum. Açık pencereden içeri giren sıcak hava eklemlerimi ısıtıyor, tenimde burnumu gıdıklayan ürpertilere sebep oluyor.

Bu da biraz tuhaf değil mi?Terlemiyorum, aksine bu nemli sıcaklık hoşuma gitmeye başladı. Ayaklarımda da bir karıncalanma var. Yanımda yatan adam gözlerimi açtığımdan beri de ja vu diyerek dönüp duruyor odanın içinde. Yüzünün halinden fazlaca sarsılmış olduğu anlaşılıyor. Canım alt tarafı sıcak ne var bu kadar etkilenecek. Bana bir şeyler söylüyor ama tam olarak anlamıyorum. Arada yakaladığım tek sözcük GREGOR. Kara yabani gözlerini bana her çevirişinde Gregor diyor. Galiba bana sesleniyor. Aaa deli midir nedir?

Yattığım yerden doğrulamıyorum bir türlü. Adam yatağın altından bir sandık çıkardı. Arkası bana dönük, göremiyorum ne yaptığını ama bir şeyler arıyor. Dergi mi onlar? Fotoğraf albümleri de var. Özensizce atıyor çıkardıklarını. Aaaa açık seçik pornografik resimler var bu dergilerde. Devlet tahvili kuponlarına benziyor şu çıkardığı. Bir dolu da defter var. Aradığını bulmuş olmalı. Üstündekileri çıkardı. Siyah bir tişört giyiyor. Bana döndü, üzerime doğru geliyor. Tişörtün üzerinde kocaman bir K. harfi var. Elindeki raid mi onun. Deli misin be adam, ne sıkıp duruyorsun üstüme. İmdaaaaaaat adam öldürüyorlar.

Sıktığı şeyin kokusu fena değil. Oda spreyi olmalı. Ortalığı karanfilli hamam kokusu doldurdu. Diğer elinde de bir tabak tutuyor. Samsa tatlısı var içinde. Getirip önüme bıraktı. Tatlının kokusu gayrete getirdi. kalkayım derken yüzüstü döndüm. Suratım tabağın içine girdi. Neden ayağa kalkamadığımı anlayamıyorum. Tatlının şırası genzime doluyor. Ay boğulacağım galiba.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Aşk Dediğin Laftır Derler..

Murathan Mungan bir kitabını "hayatını ömür yapan erkekler'e" ithaf etmiştir. Şimdi hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Ben de hayatıma bir konakçı gibi girip, gelişim dönemini tamamlayarak giden; geçiyordum uğradım derdim vardı ağladım diyerek hafifleyen; gelip de bir türlü gidemeyen, gitten anlamayan, hasılı kelam bana bir arpa boyu kadar yol aldıran ve geride Konya Ovası büyüklüğünde boşluk bırakan tüm erkeklere kurşunlara gelesiniz diyorum.

Her defasında aşka düştüğümüzü sansak da nedir bunun istihap haddi, muhammem bedeli?Bir ömür kaç aşkı, kaç aldanışı kaldırır?Yoksa sadece tek bir aşk mıdır, diğerlerini patates baskı gibi kalıbından (t)ürettiğimiz.  Öylesine eksik kalıyoruz ki her defasında, içimizdeki sevmeye sevilmeye olan bitimsiz arzu besliyor ilişkinin çoşkusunu. Böylece aşkın nesnesine değil kendisine takıntılı olup çıkıyoruz. Hayatım tıpkı basımlardan oluşuyor. Başlarken bildiğimden sonunu, başlangıçlar önceleri heyecanlarını kaybetti, sonraları başlama hevesini.

O ilk aşk kaybetti önce masumiyetini. İlk aldanış, ilk aldatış, unutulmaz unutulmaz. Sevginin Mr. Muscle gibi lekeleri çıkarıcı etkisine, teflon tava gibi kir pis tutmayan gücüne inanırsın. Başkalarına hatta kendine bile inanmaz, O'nun sözüne itibar edersin. Şüphe ettiğin için kendinden utanırsın. Sormak sorgulamaktır diye salakça bir düşünce ile sustuğundan, gözünün içine bakıla bakıla keklenirsin. Kimi istediğini elde edene kadar duymak istediğin sözleri söyler, vurup kaçmaktır niyeti. Kaçarken de bir parçanı afiyetle indirir midesine. Kimi hayatı boyunca bir baltaya sap olamamış, kendisi de dahil hiç bir şeyin sorumluluğunu almamış bir ezik insandır. Uzak durmak istemesi bundandır aslında ama sen onu "ağır abi" sanırsın. Küçük bir poposu, geniş omuzları ve baştan çıkarıcı bir gülümsemesi de bonusudur. Ya ömrünü yer tüketir çünkü gitme sorumluluğunu üstlenemez ya da ıssız adam enfeksiyonuna kapılır, kaçar gider. Bağlanmak ile değildir derdi, genel alıcıdır doğuştan.

Bir de mızmızlar vardır.Bebek gibidirler. Vampir gibi emerler sendeki şefkati, sevgiyi, ilgiyi, hoşgörüyü. Genellikle hayatlarında dönemeci almakta zorlandıkları bir noktada girivermişsindir kadraja. Kimi gelecek kaygısı ile yer bitirir kendisini, kimi yeni boşanmıştır; eksik, gururu ezilmiş ve terk edilmiş hissediyordur. Üzerinde yükseleceği bir kadına ihtiyacı vardır. Kimi evlidir, mutsuzdur, üzgün bakışları ve uzayan kulakları ile anlayış bekler. Façası yemez bittiğini iddia ettiği evlilikten çıkıp gitmeyi. "madem bu kadar mutsuzsun ayrıl"ın yanıtı her zaman " it's too complicated" olur. Çocuk varsa en şahane bahane hazırdır. Yoksa açıklamak iyice zora girer. Çünkü parası var bırakamam demesi pek şık olmaz. Karımın bir şeyden haberi yok. Yemek desem yemek, yatak desem yatak ama ben biraz sıkıldım, başka oyun parklarına gidesim var; bir iki oynayıp döneceğim itirafını insan kendine bile yapamaz. Zavallıcık nasıl söylesin bunu. Bunlar ıssız adamlardan daha tehlikelidir. Sizi anne olarak görür ve anaç tarafınıza hitap ederler. Ama anam demez s..... de. Siz zevk alır mısınız? Sanmıyorum. Çünkü bu kadar sorunlu adamın en büyük sorunu kendisiyle olduğundan, sürekli kendisini düşündüğünden eylem tarafı biraz zayıf kalır. Düşünce adamıdırlar eylem değil.

Terk edile edile terk etmeyi, aldatıla aldatıla aldatmayı, yuttuğun yalanları kusmayı öğrenirsin. "Neyse canım prensi bulana kadar birkaç kurbaa da öpülür artık" diye diye bir bakarsın Balkanlar ve Ortadoğu'nun en büyük kurbaa ihracatçısı olurvermişsin.

6 Temmuz 2010 Salı

Men 101

Oooof içim sı kı  lı yor. Pabucum da sı kı yor. Eteğimdeki taşlar ağır geliyor. Haliyle konumuz: Er kek ler. Kimi kısa kimi uzun. Kimi kel kimi lepiska saçlı.Balkonlusu balkonsuzu, esmeri kumralı, seyirliği tadımlığı. Pastahane tezgahında duran şeker kavanozunun içi gibi çeşit çeşit, her renkten, her tattan. Onlarsız yapamayız. Ne de olsa yalnızlık Allah'a mahsus. Onlarla da olamayız. Başka gezegenlerin varlıklarıyız.

Bazısı arkadaş olarak girer hayatımıza. Birlikte büyürüz. Genellikle önce biz büyürüz. İlkokulda üst sınıftan iri oğlanların karşısına biz çıkarız, dalarız aralarına. Teneffüslerde yaptıkları maçlarda sökülen yakaları için yedek yaka taşırız.Sınavlarda kopya veririz. Haylazlıklarında sıra dayağı yemesinler diye "biz yaptık" deriz; öğretmenler kızlara sopayla vurmazlar çünkü. Okul sonrası birlikte oynarız. Bir yaz birden bire boy atarlar, tüyümsü bıyıkları çıkar, sesleri çatallaşır. Bizden uzaklaşırlar. Oyun bahçemize görünmez bir çizgi çekilir. Oğlanlar bir tarafa kızlar diğer tarafa geçer. Onlar maket bıçağı, kıl testere kullanarak el işi dersinde maket yaparken, biz ev ekonomisi dersinde bulaşığın hangi sırayla yıkanacağını öğreniriz. Onlar basket oynarken, biz denge aletinde yürür, ters takla düz takladan not alırız. Onlar saçlarımıza sakız yapıştırır, belirmeye başlayan memelerimizle dalga geçerler. Yine de ev yolunda düşerler yanımıza, birlikte yürürüz. Uzaklaştıkça çekiliriz aslında birbirimize. Derken ilk aşk gelir. Gruptaki en yakın arkadaşımızı severler;mektuplarını taşırız, istihbarat veririz, sırdaşları oluruz. Biz de aşık oluruz elbet. Ama paylaşmayız, içimizde yaşarız. Kızlar kızlarla konuşur en derin sırlarını. Onlar birden açığa çıkan bitimsiz enerjilerini daldan dala konarak harcarken, kızlar A sınıfı bir çamaşır makinası gibi tasarruf yapar, daha sonra verecekleri meyveyi tatlandırırlar. Üniversiteye başladığımızda açılır fikrimiz, nefesimiz. Birlikte çalışır, birlikte eğleniriz. tartışır, kavga eder, birbirimize karışırız. Artık onlar da bizim sırdaşımız olur. Akşamları yalnız göndermezler yurda, bara gittiğinizde alıcı kuş gibi süzerler etrafı, omuzları yanıbaşınızdadır hep. Ağlamak için koşup kollarına atıldığınız o'dur. Ölümüne dostluktur bu. Ne yazık ki, çoğu evlilikle zayıflar. Yine de her zaman arkadaşınız olarak kalacaklardır.

Bazısı abi saydığınız arkadaşınızdır. Sizi yönlendirir, yol gösterir, ders çalıştırır. Okuduğu kitapları okur, tavsiye ettiği filmleri izlersiniz. Hayransınızdır, güvenirsiniz. İstisnasız sıçarlar. Bir gün "Fellini"nin son filmini izlemek için evine çağırdığında kapıyı kilitlemesinden kıllanırsınız. Rahat izleyelim bahanesi ile perdeleri çeker, korku içinizde yürümeye başlar. Yanınıza gelip dibinize oturur, elinizi tutar, ok gibi fırlarsınız yerinizden. Gidelim diye tutturursunuz. Gelir sarılır, yaprak gibi titremeye başlarsınız. Şanslıysanız insaflısına denk gelmişinizdir, saçlarınızdan öper bırakır. "Çok safmışsın sen" der. Beyaz tavşanın peşinden kuyuya atlamışsındır salak Alice ama ne sen bunun farkındasındır ne de polis farkında. Şanssızsan ırzına geçer. Sonraki günler her önüne çıktığında kaçacak delik ararsın, her davetini reddetmek için yalanlar uydurursun. Mezun olduğun gün rahat bir nefes alırsın. Neymiş? Kurttan dost, Abi'den arkadaş olmazmış. Ondan sonra sevgilinin babası omuzuna dokunsa tırsar, biri iltifat etse koşar adım kaçarsın.

Kimi erkekler ya köşeli jetonlarından dolayı akıl edemediklerinden ya da fiziksel olarak sizi çekici bulmadıklarından dolayı zekanızla ilgilenirler. Bunlarla geyiğin dibine vurursunuz. Çok güler, çok eğlenirsiniz. Kasılmadan kasmadan konuştuğunuz için yanlış sinyal gönderme tehlikesi çok düşüktür. Yalnız her an birlikte olursanız asker arkadaşına doğru evrilirsiniz ki, her şey ciddiyetini kaybeder. Kimi erkek arkadaşınızdır ama karşıklıklı bir çekim de vardır. Üstü kapalı cilveleşirsiniz. Çekim yoğun değilse, mesele yok. Bir süre sonra dikkatinizi çeken başkaları girer hayatınıza. Orta şekerli tatlı bir kıvamda devam eder. Çekim yoğunsa burada durum biraz çatallaşır. Sınırlar tam belli olmadığından bir süre sonra taraflardan biri açısından gerginlik başlar. Gerginlik karşılıklı ise, yine mesele yok demektir. Eninde sonunda birlikte gelir (patlama noktasına tabii), patlar ve sevgili olursunuz. Değilse, erkek yine patlayacaktır. Kabul ederseniz sevgili olursunuz. Etmezseniz erkek önce geri çekilecek ama ikna etmeye çalışacaktır. Adam olan arkadaşlığa değer veriyorsa bir süre sonra vazgeçmiş görünecektir. Ara ara deneyecek, sevgili yaptığında bırakacaktır. Takıntılı ise psikopata bağlayacak ısrarıyla bezdirecek ve arkadaşlığınız bitecektir. Ha bu arada sevgilisinden ayrıldığında bir kez daha şansını deneme hakkını saklı tutmaktadır aklınızda olsun.

Bir de hem sokakta hem yatakta arkadaş olduklarınız vardır. İlahi bir mucizedir. Hem birlikte vakit geçirir, tatile gider, dertleşirsiniz hem de birbirinize hoşlandığınız kadınlardan erkeklerden bahsedersiniz. Ama duygudaşlık yoktur. Hem yatarsınız hem beklentiniz olmaz. Son tahlilde erkek su koyverir, bu hibrid ilişkiyi irdelemeye başlar ve arkadaşlık devam etmez.

Bazısı arkadaş olarak yanaşır, oysa istediği arkadaşlık değil yatağa atmaktır. Özgüveni temelsiz tavan yapmıştır. Gösterdiğiniz ilgi ile kıçı türksata vurur. Kendisini bulunmaz paylaşılmaz karşı konulmaz bir ilah olarak görür. Önce zekanıza aklınıza, güzelliğinize, kültürünüze, şununuza bununuza iltifatlar yağdırır. Samimiyeti konusunda yeminler eder. Her iki lafından biri size olan özlemidir. Özlem şehvete dönüşür. İkna olmak üzere olduğunu anladığında seni yatağına çekmek için kaçar. O yatağa bir kere girersen ipi boğazına geçirip tekmeyi vurur. Sakın ola ki, bu adamın mahremiyet duvarının üzerine tünemesine izin verme.

Bazısını da bıçağın kemiğe dayandığı noktada sevmeye başlarsın. Balıklama dalarsın. Hiç aklında yokken "kurabiye gibi çocuklar doğurmak" geçer içinden. Hem dostun olur hem sevgilin. Hem yoldaşındır. hem yol göstericin. Işığını hep üstünde hissedersin ama aslında bu da bir yanılgıdır. Mutlu aşk yoktur. Aslında aşk hiç yoktur.

Brits Rock The World

Titrek sesli Robin, cırlak sesli Barry ve sade suya tirit Maurice Gibb kardeşler 1960larda soft rock yaparken, 1970lerde, bizim yerli filmlerdeki esas oğlan ile esas kızın ayrı, etraftaki uzun saçlı bıyıklı, gömleği göbek deliğine kadar açık oğlanlarla, saçları bantlı kızların apayrı telden çalan bir müziğin etkisindeymiş gibi, senkron tutturamadan dans ettikleri, disko müziği diye tabir edilen türün kralı oluyorlar. 200 milyondan fazla album satarak tüm zamanların en çok satan müzisyenleri ünvanına sahipler. Andy henüz ortalarda yok zira grup kurulduğunda daha kendileri doğmamış. 

Sanıldığının aksine Grubun adı Brothers Gibb’ten gelmiyor. Çağrıldıkları bir radio programında Bill Goode (BG) tarafından, Dede Bill Korkut Gates (BG) derler namlı bir DJ ile tanıştırılıyorlar. O da boy boylayıp soy soylayıp bu yiğitlerin adı benim adımla senin adının baş harflerinden oluşsun ve Bee Gees olsun diyor. De git allasen ya…

Az gidiyorlar uz gidiyorlar dere tepe düz gidiyorlar. Metafor sanılmasın. Avustralya’ya kadar bi gidip geri geliyorlar ve derken benim Janis Joplin ve JoeCocker’dan dinleyip sevdiğim ve Nina Simone’dan Tom Jones’a daha bir çok sanatçı tarafından coverlanan  “To Love somebody” ile listelerde tırmanışa geçiyorlar. Hemen ardından Robin’in yazıp söylediği ve benim bir Bee Gees şarkısı olduğunu Faith No More konserinde öğrendiğim “I Started a Joke” geliyor. E tabii başarı çekişmeleri ve kardeş kavgasını da beraberinde getiriyor. Titrek Gibb, cırlak Gibb’e "seni grup içinde daha çok kayırıyorlar, hep senin şarkılarını söylüyoruz, yeter artık bu grubun abisi benim" diyerek kardeşler birliğini terk ediyor. Cırlak ile sade suya tirit Gibb yola birlikte devam ediyorlar. Ama işte kan kanı çekiyor. Atsan atılmaz satsan satılmaz. “How Can You Mend a Broken Heart”ın  cevabını buluyorlar ve 1970lerde aile birliği yeniden sağlanıyor. Bu şarkı, Al Green coverıyla “Good Will Hunting” ve “Nothing Hill”ın soundtrackında yer aldı. Hatta “Sex and The City”nin film versiyonunda da kullanıldı.

Yazının başından beri cırlak Barry diyorum ama adama böyle falsetto atıp cırlamasını tavsiye eden muhterem Arif Mardin’in ta kendisi. 1970lerle birlikte rock’tan R&B ve diskoya kayan tarzları eski hayranlarını üzse de, müzik eleştirmenleri Bee Gees hiç bu kadar rock and roll olmamıştı der.

1977’de Disko müziğin popülaritesine tavan yaptıran ve kulaklarımızda “ha ha ha ha steyin elayv siteyin elayv ha ha ha ha siteyin elaaaaaa ..aaaaaa.aaaaaayv” cınlamasının yer ettiği “Saturday Night Fever” gelir. Aslında film çekilirken Bee Gees’in adı bile yoktur ortada. John Travolta, provalarda Stevie Wonder ve Boz Scaggs’in şarkıları ile dans ettiğini söyler. Boz Scaggs’ın plak şirketi biz bir başka filmin müziklerini yapacağız diye sırra kadem basınca iş bizim biraderlerin kucağına düşer. Filmin nerdeyse bütün şarkıları iki gün içinde yazılır. “Stayin’ Alive”, “How Deep Is Your Love”, “Night Fever”, “Jive Talkin’” ile filmin soundtrackı bütün zamanların en çok satan film müzikleri albümü olurken, biraderler için de bir dönüm noktası oluşturur. Barry Gibb üst üste 4 tane hit şarkı çıkararak John Lennon ve Paul McCartney’in rekorunu da kırmış olur.

80 ve 90larda Dionne Warwick, Dolly Parton, Barbara Streisand ve Diana Ross için şarkı yapıyorlar. Barbara için Barry tarafından bestelenen “Woman in Love”ı ortaokul yıllarından kalan reklam cıngılından hatırlıyorum. Sabun muydu, deodorant mıydı, şampuan mıydı neydi bilemedim şimdi. Şarkıyı, sözlerini uydurarak Kumrular'dan Güven Park’a kadar yürürken söylerdik.  

Ölüp gidecek Andy’i şimdiye kdar bir kez andık ama adam kendi kendine solo takılmış napayım. Tam gruba alıp arkayı dörtleyeceklerken de 30 yaşında uyuşturucu ve alkola bağlı olarak kalp büyümesinden gitmiş.  Yaş 50ye dayanınca diğerlerinde de romatizmaydı, fıtıktı, lumbagoydu başlıyor. Barry sırt ağrısı ve artritten muzdariptir ki, bu hastalık aklıma hep “East of Eden”daki Caleb ve Aaron’un oruspi anneleri Cathy’nin artritten eğilip bükülmüş elini getirir aklıma. Jane Seymour oynamıştı. Yaprak Özdemiroğlu da bu kadına çok benzer. En azından şehla bakan gözleri ile lepiska saçları benziyor. Konuyu dağıtmayalım Maurice’in de alkole banılmış hücreleri iflas eder ve kalpten Allah’ın ipine asılır gider.

Kardeşler hala yola devam ediyorlar. Hem beraber hem solo şarkılar söylüyorlar.

Üniversite: meteliğe kurşun attığım yıllar (kurşun ucuz bir şey mi ki dandirik bir metal parçasına atıyorsun. Bu atasözleri de bi tuhaf). 3 senedir kışları aynı fare rengi shetland kazağı, yazları aynı soluk siyah tişörtü giyiyorum. Millet arabayla geliyor okula, biz Kızılay-Cebeci arasını 2. viteste yürüyerek alıyoruz. Daha şimdiden on parçaya bölünmüşüm. İş-okul-ev-canımı sıkan sevgili. Okul bitince ne halt edeceğim diye düşünüyorum. Ben bunları düşünürken ailenin bir kolu gamsız bir hayat sürmekte, analarının sezeryanla doğdukları için benim çocuklarım zeki diye hava attığı sınav kazanamayan kuzenlerin biri ingiltere biri amerika yolunda. Benim de sinirim burnumda. Daha 19 yaşındayım, bunca pesimizm nerden sızdı hayatıma. Amma velakin dünyanın en güzel uyuşturucusu müzik. Bulunduğu mekanı da zamanı da unutturuyor; formsuz bir varlıkmışsın gibi ağırlığından kurtarıp uçuruyor insanı. Radyo 3’den çektiğim kasetleri başa sarıp sarıp dinliyorum o zamanlar. Bir akşam Engin Arman, şimdi “Dire Straits ve topluluğundan dinliyoruz” anonsunu yaptı. Kendinden geçmiş, bıkkın, dünya yansa umurumda değil havalarında bir ses “you play the guitar on MTV. That aint workin’. That’s the way you do it. Money for nothing” diye konuşuyor. Amanin ben duvarlara, defterlere, kitap arkalarına, abartıp mutfak dolabının üzerine yazmam mı “Money for Nothing”. Sonra baktı annem olacak gibi değil, izin verdiler ertesi yaza, dil okulu kalın geldiği için, İngiltere’ye çilek toplamaya gittim. Knopfler Biraderler olmasa ben o izni zor koparırdım.

 Money for Nothing’e geri dönersek, şarkının sözleri sexist, ırkcı ve homofobik bulunuyor ve baya bi eleştiri alıyor. Mark, radio shack benzeri bir elektronik ve beyaz eşya satan mağazada dolaşırken, tezgahtar çocuktan bir kağıt isteyip, şarkıyı oracıkta yazıvermiş. Şarkının sözleri mağazadaki konuşmalardan esinlenmiş. Hatta çok sonraları Mötley Crüe’nun basçısı kendisi ile yapılan bir röportajda şarkıda geçen (See the little faggot with the earring and the makeup Yeah buddy that's his own hair That little faggot got his own jet airplane That little faggot he's a millionaire) sözlerin kendi aşırı yaşam tarzlarına gönderme olduğunu ve tezgahtarın mağazadaki tv setlerinde gösterilen Mötley Crüe videosuna yorum yaptığını iddia etmiştir.

“Sultans of Swing” de Mark Knopfler’in her konserde emprovize çaldığı, müzik tarihinde en iyi gitar soloları içinde üst sıralarda yer alıyor. Lakin 2008 Kuruçeşme konserindeki performansından dolayı paramı kendisine helal etmiyorum o başka. Mark ve David Knopfler kardeşler ile iki de kankalarından oluşan Dire Straits beş şarkının yer aldığı ilk demolarını “abi şuna bir bakıver, işe yarar mı” diye BBC Radio London’daki bir DJ abilerine gösterirler. DJ şarkıyı dinlemekle kalmaz bir de yayınlar. 2 ay sonra şarkı patlar ama BBC “bunun içinde tır dolusu laf var, ne bu şarkı mı roman mı” gerekçesi ile çalmak istemez. Ta ki şarkı amerikanyada hit oluncaya kadar. Kendi hay day dönemlerinde bile 8-10 dakika süren şarkılar yapan rock grupları azken, üşenmemiş uzun partisyonlar yazmışlardır. Çaldıkları klüplerde insanlar birbirleriyle konuşabilsinler diye barın sahibine sesi kıstıran Knopfler kardeşler  zaten bu dünyanın dışından gelmiş gibi. Pink Floyd’u tenzih ederek söylüyorum rock tarihinin en çetrefilli kompozisyonlarını yapmış bu abiler. 

26 Mayıs 2010 Çarşamba

For Those About The Rock We Salute You


Sonisphere Festivali'ne 30 gün kaldı. Katılacak grupların albümlerini dinleyerek ısınmaya başladık. Biletler hazır, tişörtler hazır ama daha cumartesi çıkacak as grup belirlenmedi. Manowar'ı geçecek kim olabilir ki diye ağzımız sulanarak beklerken Yıldız Tilbe'yi bulmayız umarım karşımızda. Geçen gün "Modern Sabahlar" kombine bilet dağıtıyordu. Şansımı denedim. Kazanırsam bir arkadaşıma verir, yıllar boyunca kendime kul köle yaparım diye düşünüyordum ama olmadı. Halen TBC olarak adı geçen grubun hangisi olmasını istersiniz diye soruyorlardı. Eğer o bileti Manga diyen kazandıysa..... 

Festivale, kanguruları, krokodil dandisi ile tanıdığımız, kendine kendine yardım kitapları ile destekli new age yaşam felsefesinin ilk olarak sırtlarından pazarlandığı (yürekli mürekli bir “sevgi” kitabı vardı milletin elinden düşmeyen. Bir aralar yok satıyordu) aborjinleri ile farkına vardığımız, biraları ile sevdiğimiz, rock grupları ile saydığımız (kaptırdım gidiyorum) Avustralya’nın medarı iftiharı, hem İskoç hem Aussie, Young biraderlerden kurulma AC/DC'nin geliyor olmasını çok isterdim. 

George, Angus ve Malcolm Young Kardeşler aslen İskoç olmakla beraber babalarının doğu görevi dolayısıyla Sydney’e taşınırlar. Abi George zamanında bizdeki Beyaz Kelebekler gibi ortalığı kırıp geçiren bir grupta pop müzik neşrederken, Angus ve Malcolm-in the middle- başka bir grupta takılırlar. 1973’de kendi bandımızın efendisi olalım diyerek AC/DC’yi kurarlar. Grubun adı ne olsun diye evin içinde turalarlarken, aile bütçesine katkı için evde çeyizlik yapıp mağazalara satan ablalarının piko makinasının üzerindeki AC/DC harflerine gözleri takılır ve bu olsun derler. Sonra pişman oldular mı diye merak etmişimdir. Sanki bugünden yarına gelip geçecek bir şeymiş gibi insan e-mail hesabı açarken, birtakım sözlüklere üye olurken, müzik grubu kurarken neden şöyle bir durup düşünmez de hemen önündeki içki şişesinden, gazetede gözüne çarpan ilk başlıktan, don markasından, ne kadar bok püsür şey varsa ondan esinlenir; hadi esinlense yine iyi, aynen alır kullanır.

İlk başlarda gruba giren çıkanın haddi hesabı yok. Habire davulcu basçı deniyorlar. Bu arada Angus, kılıktan kılığa girerek kendini bulmaya çalışırken, abla devreye bir kez daha giriyor ve Angus’un alamet-i farikası olacak olan okul üniformasını öneriyor. Angus’un tek alamet-i farikası bu değil tabii ki. Büvelek sineği sokmuş dana gibi sahnede kendini oradan oraya vurması, sağ ayağı üzerinde sek sek sekerekten solo atması, sol ayağı ile beşik sallaması izlemeye doyamadığınız sahneler oluşturuyor. Ege'ye bunu söyleyince yaşlandı artık, koluna girip kaldırıyorlarmış dedi. Ben biliyorum o bileti Manga diyen adama verdiler!

Agnus’un tarzı Guns N' Roses, Slayer, Metallica ve Def Leppard gibi bir çok grubu etkilemiştir. BBC’nin 2007 çıkışlı nefis “Seven Ages of Rock” belgeselinde kendilerine yer verilmemiş olsa da, heavy metalin öncülerinden biri olan AC/DC 2008 yılı itibariyle 200 milyonun üzerinde albüm satışı yapmış. “Back in Black” 45 milyon satarak (taneyle dolarla değil) bir grubun bugüne kadar sattığı en yüksek albüm satışına ulaşmıştır. Tüm albümler içinde ise Michael Jackson’un “Thriller”ından sonra ikinci geliyor.

26 Haziran'da İspanya'da olacaklar. Günler artık uzadı. Uçakla ordan burası nedir ki yani. Hatta önce buraya gelin, sonra Seville'e gidin. İspanyollar zaten yemekten ancak 11'de kalkıyorlar.

21 Mayıs 2010 Cuma

Paris Günlüğü: Nihayet İkinci Gün


Latin Quarter ikinci gün rotamız. Bölge adını entellektüel geçmişinden alıyor. Seine Nehri, Paris'i iki yakaya ayırıyor. Bataklık olan sağ yaka kurutularak tarıma uygun hale getirilmiş ve yerleşim buraya kaymış. Zaman içinde ticaret merkezi olarak gelişmiş. Nehrin aşağısı yani sol yakası ise Ortaçağ'dan günümüze akademisyenlerden, edebiyatçılara, sanatçılardan, düşünürlere entellektüellerin kümelendiği, Sorbonne dahil 30'a yakın fakültenin bulunduğu bir aydınlanma merkezi olarak gelişmiş. Atalarımız at üstünde Trakya kapılarına dayandıklarında, adamlar Sorbonne'u kurmuşlar.

 İyi de yapmışlar. Sabah ayazında Pantheon'un çevresinde turalarken kahve ve ihtiyaç molası vermek için iyi bir mekan. Kargaların bile kahvaltısını yapmadığı bir saatte yollara düştüğümüzden, rüzgar kırbaç gibi suratımızda şaklıyor. Sığınmak için okulu kestiriyoruz gözümüze. Öğrenci kimliği olmadan girebilecekmiyiz endişesi ile yanaşıyoruz. O da ne? Kapı ardına kadar açık. Ne polis var ne de kimlik soran suratsız güvenlik. Yine de çekine çekine küçük taş avlusuna sızıyoruz. Ortaçağdan beri pek bir değişikliğe uğramamış görünüyor. Avluda öğrenciler sigara tüttürüyorlar. Ben hâlâ güvenlik olacağı düşüncesiyle tereddüt ederken, babam kapıdan içeri dalıveriyor. Ohhh sıcacık. Dar ve hafif loş koridorlar. Bir yerlerden yemek kokusu geliyor. Kokuyu takip ederek kafeteryayı buluyoruz. Üst üste kaaveleri yuvarlıyoruz. o sırada öğrenciler gelmeye başlıyor. Babam duvardaki ders çizelgelerini incelemekte. Bir yandan da bana soruyor ama tam çıkaramıyorum. Sor diye tutturuyor. Yanımıza yaklaşan bir öğrenciyi tutsak alıyorum. Babam soruyor çocuk İngilizce'ye çeviriyor. Bu Fransızlara hakkatten bir şeyler olmuş. Çocuk hiç sıkılmadan çizelgedeki derslerin adlarını tercüme etti. Babam sıcak yeri buldu ayrılmak istemiyor. Bir derse girelim dedi. "Baba ya deli misin, anlamayız etmeyiz, ne işimiz var derste". İçeride bir kaç öğrencinin çalıştığı bir sınıf bulup babamı sokuyorum. Bu kez de diğer katları görmek istiyor. Nihayet sürükleyerek babamı dışarı çıkarıyorum ama aklı orada kaldı biliyorum.

Nasıl kalmasın ki, önceleri yoksul öğrenciler için ilahiyat fakültesi olarak kurulan bu üniversiteler mahallesinden Abelard ve Heloise'den, Aquinalı Thomas'a, Ernest Hemingway'den  Ezra Pound'a kadar kimler gelmiş kimler geçmiş. Haliyle bölgede adını, o yıllarda eğitim dili olan Latince'den almış. Öğrenci mekanı olduğu için bölge harika kitapçılar ve ucuza karın doyurabileceğiniz brasserilerle dolu. Ucuz dediysek bol kepçe değil.  

Saint Michel Bulvarı'na çıkıyoruz. Picasso, Jack Kerouac, Allen Ginsberg'ın dolaştığı caddede yürüyoruz. Paris'in havaalanı genişliğindeki tüm caddeleri gibi Saint Micheal de asfalt osman (Baron Hausmann) tarafından yapılmış. abartmıyorum, cadde tamtamına 1380 m uzunluğunda, 30 m genişiliğinde.Fransızlar kısaca "Boul'Mich" diyorlar. E tabii bu caddeye yer açabilmek için de bir dolu sevimli sokakçıklar ve pasajlar yerle bir edilmiş. Sorbonne haricinde, Hotel de Cluny yani Ortaçağ Müzesi de burada bulunuyor. Niyetimiz Saint Michel'in kankisi Saint Germain'e uğrayıp, Jean Paul Sartre ve Albert Camus'dan hellâllik almak.Rimbaud ve Verlaine'nın hayaletiyle bir café creme içmek.

Yolda şöyle görkemli bir çeşmeye rast geldik: Saint Michel Çeşmesi. Eskiden Paris'li kızlar bu çeşmenin başında sevgililerini bekler, sevgilisi olmayanlar da güğümlerini birbirine vurarak boştayız mesajı verirlermiş. Ben de önüne geçip durdum ama pek gelen giden olmadı. Çeşmeden umudu kesip Saint Germain Bulvarı'na kırdık dümeni. Jardin du Luxembourg öncesi biraz kayıntı bulup, kahve içmek istiyoruz. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar nehrin sol yakasındaki aristokrat, soylu aileler şatomsu evlerinde yaşarlarken, Honoré de Balzac ve Marcel Proust'ın romanlarında anlattığı yükselen burjuvazi ise sağ yakadaki Boulevard Saint-Honoré ve Champs-Élysées'yi tercih ediyor.

Amerika'daki içki yasağının edebiyatın yaratıcı damarlarını kestiği 1930larla birlikte cadde kasıntı havasından sıyrılmış. Buzlu suyla ilham perilerini yakalayamayan yazarlar, ressamlar Paris'e akın edip, fransız meslekdaşları ile birlikte bölgeye canlılık getirmişler. Saint Germain, bu caddedeki cafelere takılan Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi yazarlar nedeniyle varoluşçu akımın da merkezi olarak kabul ediliyor. İkinci Dünya savaşı sonrasında elini sallasan bir filozofa, müzisyene ya da yazara çarpıyor. Günümüzde ise bu canlılığa Armani'den Rykiel'e lüks mağazalar da renk katıyor.

O dönemden günümüze halen işletilmeye devam eden cafeler içinde en ünlüleri Les Deux Magots ve Café de Flore. Babam her gittiğimiz yerde kahve içmekten hoşnut değil, çay istiyor. Lakin bu memlekette doğru düzgün demleme çaya henüz rastlamadık. Karnımızı doyurmak için Café de Flore'da karar kılıyoruz.

Sartre'ın siparişlerini aldığını düşündürtecek kadar kır saçlı, sert görünümlü bir garson geliyor masamıza.Kahvemizi ve peynir ekmeğimizi ısmarlayıp caddeden geçenleri temaşa etmeye başlıyoruz. Babam temaşa halinden uyku haline geçiyor. Yüzümüze vuran güneş içimizi ısıttıkça bizim de içimiz geçiyor. Böyle saçlarım kabartılmış, kalın bir bantla bağlanmış, ayağımda fiyonklu babetler, topuklar iğne gibi sivri, etek desen dizüstü, kolda ufak bir çanta sallanıyor. Belgin Doruk Paris'te. Kırıta kırıta yürüyorum. Az sonra Jean Gabin ile buluşacağız. Öksürük sesiyle uyandım. Ak saçlı garson tepemde, yolcu yolunda gerek diyor bakışları. Hesabı ödeyip kalkıyoruz.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Yolların Ustasıyım Gözlerinin Hastasıyım


Çocukken okula toplu taşıma araçları ile gitmem yasaktı. O vakitler daha servisler yaygın değil. Şirketler değil şahıslar yapardı servisciliği. Benim servisin şoförü de mahallenin kuru temizlemecisiydi. Beyaz bir Toros'un içine doluşup giderdik. Ama gözümüz hep otobüslerin ve dolmuşların sihirli dünyasındaydı. Otobüse binmek büyümenin ispatıydı gözümüzde. Beşinci sınıftayken isyan bayrağını çekip, servisi "babam almaya gelecek" diyerek atlattım ve ilk kez bir kırmızı ikarusa bindim. Akşam serviste beni göremeyen annem çıldırdığı için eve gelince bir güzel zopa yedim ama olsundu her fiskesine değmişti. Sonra baktılar benim gözüm göz değil, babam, aynı apartmanda oturduğumuz bir sınıf arkadaşımla birlikte gidip gelmemiz koşulu ile kokulu, kalabalık ama eğlenceli dünyaya adım atmama izin verdi. Otobüsün en arkasındaki uzun koltuğun ardında, camla koltuk arasında bir yükselti olurdu. Koltuğa değil, bu yükseltinin üzerine çıkıp oturmaya bayılırdık.

Derken Ankara'ya Macaristan'dan ithal körüklü otobüsler geldi. Binenler ballandırarak anlatıyor; "körüğün olduğu yerde dairesel bir alan var, otobüs dönerken savruluyorsun". Meraktan öleceğim nasıl bir şey körüklü otobüs. Okul ile ters alâka bir hatta çalışıyor. Numunelik koymuşlar. Rengi yeşil, upuzun bir şey, içi parıl parıl parlıyor yenilikten. Neyse fazla sürmedi bekleyiş, bir haftasonu babamla bindik. Sonraları yaygınlaştı, bizim semtin otobüsleri arasında yeşillerin rengi arttı. Biner binmez körüğün olduğu yuvarlak alana ilerlerdik. Her araba sollayışta, her kavşak dönüşte hoooooop savrulurduk ters tarafa. Liseye başladığımda chevrolet dolmuşlar yerini minibüslere bıraktı ve dolmuş kullanmaya başladık. Otobüs fiziksel temas, dolmuş insani temas odaklıdır. Dolmuşta şoförün ruhsal bunalımlarına, neşesine yakinen şahit olursun. Müzik zevkin bambaşka denizlere yelken açar. Dolmuşta Kaptan'ın dediği olur. Müsait yere o karar verir, dinlenecek müziği o seçer, "sen son durakta iniyorsun, geç arkaya" diyerek oturacağın yeri de o gösterir.

Uzun süredir dolmuş otobüs kullanmıyorum. Evim şehre uzak olduğu için arabayla gidip gelir oldum. Bu da yol eğlencelerinden mahrum ediyor beni. Geçenlerde, gideceğim yerede park sorunu olduğu için arabayı almadım ve dolmuşa bindim. Aman Allahım o nasıl bir yolculuktu. Dolmuştan inesim gelmedi. Büyülenmiş gibi kalakaldım.

Orta boylu, siyah saçları alabros. Saçlar öyle bir taranmış ki, arkadan, ikiye ayrılmış da karılırken içiçe geçmiş iskambil destesi gibi duruyor. Her iki bilekte birer parıldayan gümüşten bileklik. Sağ el parmağında yine gümüş yüzük. En almanından pırıl pırıl parlıyor.

Yokus aşağı giderken kendinden geçiyor. Baş parmak ve işaret parmağı geriye doğru uzanarak vites kolunun başını kavrıyor sonra sanki manitasının yanağından makas alır gibi afili bir tarzda el bilekten kıvrılarak bir falso veriliyor. Allaalllaaah nidasını patlatmamak icin zor tutuyorum kendimi. Hele yolcu indirmek için, o otomatik kapı düğmesine yine aynı manitanin poposuna çimdik atar gibi, aynı falsolu bilek hareketiyle bir basışı var. Aman Allah Yarabbiiiim. Kapıyı kapamak icin yaptığı bir baska artistik hareket ruhumu teslim etmeme neden oluyor. Sanırsın az önce kabasına çimdik yiyen kız, el hareketlerinden kaçmak istiyormuşcasına koketleşerek adamın diğer tarafına dolanmış da, bizim hızlı çapkın bir çimdik de bel kırarak uzaklaşan kızın sol kalçasına savurmuş. Öyle bir keyif hali var yüzünde.

Araba yavas yavas hızlanırken, vites kolunu yana çekerken (bu dolmus vitesinde 2 mi 4 mü ne oluyorsa) avucunun kenarıyla şöyle masa üstü kırıntılarını toplar gibi o vites topuzunu hızlıca sıvazlayıp, parlatma hareketi çektikten sonra, el bilekten attırılarak direksiyonun üstüne yerleştiriliyor. Mubarek gerdan kırar gibi bilek kırıyor.

Araba hız kazandığında hafiften kıçını kaldırıp koltuğa yeniden yerleşişine, sağ aynaya bir yengeç bakışı, orta aynaya bir klark cekisi var. Görmeyen ölsün. Zaten "Bütün Konutkent kurbaaaaaaaan olsun sana" diye inliyor dolmuş.

Yalnız yokuş çıkarken vitese çekilen el ense hareketleri sadeleşiyor. Yolcu indirirken öyle bir boşa alışı var ki vitesi kahrından ölürsün. Batsın bu dünya edasıyla avuç içinin bileğe yakın kısmıyla kaktırılıyor vites topuzuna.
Ben bıçkın şoförümüzün kombine hareketleriyle hipnotize olmuş vaziyette nerde olduğumuzu unutmuş gidiyoruz sanırken, kaptan, kolunu koltuğunun arkalığına geçirip arkasını yarım dönmüş bana bakarken kendime geldim. Yana kayan bir gülümseme ile "Deniz tükendi abla" dedi.